< Kose Yazilarim - YAZGIMIZ HASRETTİR BİZİM... - Blogcu



YAZGIMIZ HASRETTİR BİZİM...

ANASAYFA

PROFİL

ARŞİV

EMAİL

Son Sayfa :: Sonraki Sayfa

18/5/2007 - Köstekli Saat

Kategori: Kose Yazilarim

   Geçen gün teknolojiden hayli uzak bir arkadaşım evden çıkacağı zamanda koluna kol saati takarken, çok uzun süredir kol saati kullanmadığımı ve eksikliğini de hissetmediğimi fark ettim. Tabii bunun sebebi herkesin cep telefonu sahibi olması. İnsanın üzerinde cep telefonu varken, kol saati sadece bir aksesuar olarak kalıyor, en iyi ihtimalle cep telefonuna bakmaya üşenenler için ufak bir kolaylık oluyor.

   Şimdi düşününce de fark ettim ki üzerimde cep telefonu olmadığı, telefonun bataryasının boş olduğu zamanlarda, koluna bakarak saati öğrenebileceğim bir insan bulmak hayli zor olmaya başladı.

   Çoğumuz artık saate  cep telefonlarından bakıyoruz. Cep telefonu da cepte, olmadı çantada duran bir alet; bakmak için bulunduğu yerden çıkartmak gerekiyor ve bu açıdan bende bir süredir kaçınılmaz bir "köstekli saat" çağrışımı yapıyor.

   Hele ki hafif bir göz bozukluğunuz varsa ya da yoksa bile sırf oyun olsun diye, saati öğrenmek için cep telefonunuza attığınız bakışı "gözden uzağa tutma" hareketiyle desteklediniz mi, köstekli saat kullanan bir nine, dede hissini yaşıyorsunuz, hafifde olsa.

   Bu benzerliğin üzerine giderek, köstekli saat esintili cep telefonu yapsınlar bence; kemere zincirlensin, kapağı açılsın, mümkünse yuvarlağımsı olsun, anteni de o saatlerin kurma pimleri gibi olabilir. Olsun vallahi, hem de hemen olsun!

   Son söz olarak kol saatleri, yakın gelecekte bugünkü köstekli saatlerin konumuna düşecek sanırım; "antika insanlar" ın kullandığı bir aksesuar olarak ortadan kalkacaklar gibi görünüyor. Ee hadi hayırlısı...

   Mutlu günler.

          

Adapazarı Gazetesi-KARDELEN

        Hatice Kübra TÜZÜN

               22.01.2007

Yorum (2) :: Yorum yaz!


2/5/2007 - Gözü Yaşlı Bir Medeniyettir Adapazarı...

Kategori: Kose Yazilarim

   Adapazarı küçük bir toz tanesi kadar geldi gözüme bu sefer. Çok basit. Sıcacık bir haziran gününe rağmen çok soğuk. Her geçen gün bizden uzaklaşıyor mu yoksa? Adapazarı bizim değil mi artık? Her şey soğuk, her şey taştan… Adapazarı’nı bize sevimli kılan neydi ki, daha önceden? Gar meydanının daha sıcak gözükmesi mi? Daha fazla yeşilliğinin olması mı? Ona ruhunu veren güzellik insanlarındaydı galiba. Eski Adapazarı’ndan bahsederken insanlarının iç güzelliklerinin olduğu gerçeğini göz ardı etmemeli. Ama şimdi nerde o Adapazarlılar? Bir abide misali, bir çınar gibi büyük insanlar. Engin bilgisiyle, yüce gönüllülüğüyle, merhamet ummanı bir yürekle donanmış olan insanlar, hani nerdeler?

   Adapazarı sanki bir masaldı bu sefer. Sanki bir ceza… Bilgisizliğimize, bilgiden uzak oluşumuza, birbirimizi çekemezliğimize, kindarlığımıza, samimiyetsizliğimize, çıkarlar uğruna bir şeyler kullanmamıza bir ceza. Adapazarı’nı anlamak bizden çok uzak… Sokaklarında avare gezinen, Çark Caddesi’nde bir aşağı bir yukarı tur atan gençlerin anlayabildiğinden fazla değil. Ne yazık! Yan yana durduğumuz insanlar bile soğuk ve uzak bize. Komşuluklar eskisi gibi değil, kardeşlik paylaştıkça çoğalmıyor… Eskisi gibi değil dostluklar… Bilgimiz arttıkça uzaklaşıyoruz birbirimizden. Mevkiimiz yükseldikçe yabancılaşıyoruz kardeşlerimize. Küçük dağları yarattıktan sonra alt tabakadan insanlarla kim muhatap olacak? “Büyük” dediklerimizin neyi büyük diye sordum kendime. Nefisleri mi, kibirleri mi, bencillikleri mi? Küçükken “en büyük fener, başka büyük yok” derlerdi, gülerdim. Büyüklük ne kadar büyük bir şeymiş. Büyük yanında başka büyük istemiyor. Yıllardır omuzlarımızda olan kardeşlerimizin ayaklarını yerini başkaları alsın diye alaşağı etmişiz meğer. Omzumuzda ayakların olmasından kurnazca bir haz mı alıyoruz ne? 
   Bulvar’dan karşıya geçerken insanların kalabalığı dikkatimi çekti. Sonra yürümeye başladım… Biraz ilerledikten sonra, birden Yeni Cami’nin mütevazılığı ilişti gözüme. İşte bütün soruların cevabı burada saklı: Merhamet.Müşfiklik.Rikkat. Tüm ip uçları o camiye giden insanlarda saklı, göz yaşlarımızda gizli. Bir ağlayabilsek… Utanmadan sıkılmadan… Ağlamaktan korku niye?Gözyaşı bir medeniyettir.Üstünlüktür.Güçlü olduğun halde ağlayabilmek ne erişilmez bir yüceliktir Allah’ım.Gözlerimizden yaşı eksik etme. Ağlamayı öğretemedik kardeşlerimize.Zayıf duruma düşünce sarılıyoruz gözyaşlarına. Ah bir bilsek… ilk damlada bitecek iş halbuki…

   Baharda açan ilk çiçeği görünce ağlayabilmeyi, ilk dalları filizlenmiş bir ağacı gördüğümüzde, akşamüstü segâh makamı dinlerken, bir sabah namazı sonrası ağlayabilmeyi öğrenemedik, öğretemedik. Gözyaşlarımız döküldüğünde acaba kimse gördü mü diye hemen siliveriyoruz. Karda kayıp düşen bir insanın toparlanacağı yerde hemen sağa sola bakıp, acaba bir gören var mı diye kontrol etmesi gibi. Bir bebeğin bakışına, annenin dokunuşuna, dalgaların sahili yoklamasına, yağmurun şefkatle insanın yüzünü okşamasına ağlayamadık. Günahlarımıza, kusurlarımıza, en yüksek mertebeden en düşük mertebeye düşüşümüze, kaçan namazlarımıza, anlama gayretini bıraktığımız Kuran’a ağlayamadık. Moro’da, Patani’de, Keşmir’de, Burma’da Rableriyle baş başa kalan Müslüman kardeşlerimizin yalnızlığına ağlayamadık. 
   Uzun zamandır görmediğimiz kardeşimize, akrabamıza, komşumuza sarılıp, gözyaşı dökemedik. Utanılacak bir şey midir gerçekten? Yoksa kalplerimizin taşlaştığının farkında değimliyiz? Yosun mu tuttu vicdanlar? Aramıza ördüğümüz duvarları her geçen gün yükselterek önümüzü tıkıyoruz. Lütfen biraz merhamet, sevgi ve şefkat… Seher vaktinde, herkesin uyuduğu, sadece senin ve O’nun uyanık olduğu özel zamanlardan kopup gelen…Düştüğü yeri titretip kalplerde ki taşları kıracak bir damla gözyaşı. Kurtuluşumuza vesile olacak tek bir damla.Belki de Adapazarı’nın eski günlere döneceğine rahmet olacak tek bir gözyaşı.Gözyaşı bir medeniyettir Adapazarı… gözyaşı bir kurtuluştur. 
  

   (Hadice-Tül Kübra TÜZÜN) SAKARYA Yeni Haber Gazetesi sayfa 8.(28.06.2006)

 

                                             Gül Buse Nur MELEK



  

Yorum (yok) :: Yorum yaz!


2/5/2007 - Sen Ağlama Ne Olur, Ben Dökeyim Yaşları...

Kategori: Kose Yazilarim

   Kurşunlar yağıyor, toprak damlı bacalarına, eğreti saçaklara, bombalar düşüyor ve… Çocuklar ölüyor…

   Ardından anneler, babalar kan ağlıyor, insanlık ölüyor, çocuklar ölüyor…
   Utanıyoruz, insanlığımızdan utanıyoruz. Lübnan’da, Filistin’de enkaz altında kalan günahsız bebeklerden, çocuklardan utanıyoruz. Bir babanın, bir annenin feryadını duymak istemediğimize utanıyoruz.

   Utanıyoruz! Katillerden iğreniyor ve utanıyoruz. İsrail; Filistin ve Lübnan’da kan kustururken Amerika İncirlik’ten çocukları öldürmesi için TIR’larla bomba gönderiyor. ALÇAKLAR!

   Bu arada Türkiye ise, daha nice çocukları öldürecek bombaları taşıyan bu TIR’ların eskortluğunu yapıyor. YÜZSÜZLER!
   Üzgünüz! Lübnan’da, Filistin’de bu feryatları yükselten bombalar buradan, burnumuzun dibinden, İskenderun’dan gidiyor. VİCDANSIZLAR!
   Üzgünüz! Ve hala TBMM İsrail Dostluk(!) Grubu’nda aşkla görev yapan, kalpsiz milletvekilleri var. Üzgünüz, bu milletvekillerine oy verip oraya gönderen bazı insanlarda bir pişmanlık, bir nedamet, bir tövbe duygusu oluşmadığı için. AKILSIZLAR!
   Üzgünüz! Yürüdüğümüz şu sokaklarda, caddelerde, gittiğimiz her yerde onlardan biri de vardır diye.
   Utanıyoruz! Yemek yiyebildiğimiz için, akşam yatağa yatıp huzurlu uyuyabildiğimiz için…
   Utanıyoruz! Sabahları kalkıp rahatça işimize gücümüze dönebildiğimiz için…
   Hani Müslüman Müslüman’a kardeş kılınmıştı? Bunu oyuncak mı belliyoruz?
   Peki, şimdi nasıl insan olduğumuzu söyleyebiliyoruz? Nasıl eğlenceler düzenleyip, eğlenebiliyoruz?
   Başta İslam âlemi, bütün dünya üç buçuk siyonistin oyuncağı haline mi geldi…
   Bu fenalığı durdurmak için canla başla, gece gündüz demeden çalışmayan kimsenin ne insanlık, ne İslamlık iddiası olabilir…
   EY İNSANLAR AYAĞA KALKIN VE BU VAHŞETE DUR DİYELİM!!
   ABD, AB gibi zalimlerden medet ummayalım.
   Artık dünya ifsad oluyor, İKÖ oyalanma turlarında ve bizler seyrediyoruz. Yazıklar olsun bizlere!
   Gelin bu çocukları kurtarıp, insanlığı ve dünyayı kurtaralım.
   Katillere, canilere, işgalcilere, sömürgecilere; bunların destekçisi ve seyircisi halinde olan devlet ve iktidar adlı şebekelere dur diyelim.
   Ölüm satıp ölüm alan silah tacirlerine, bir damla petrol için dünyaya toslayıp her yanı kana boyayıp vahşet yaratan aptallara dur diyelim.
   Yedi milyar insanın yaşadığı bu gezegende hiç mi insan kalmadı ki, bu gezegen deliler ve caniler arenasına döndü?..
   Ey dünya, ey hayat! Ne çekilmez oldun, ne çok acılar yaşatıyorsun bizlere ve ne çok ağır geliyorsun.
   Ey insanlar söyleyecek sözüm kalmadı… Aslında söylemek istediklerimi de dökemedim içimden. Bir bebek annesinin kucağında, beyni paramparça olmuş halde ölürken, bir baba eşini ve çocuğunu kaybetmenin feryadıyla inlerken bizler buralarda neden susuyoruz! 
   Gel ey barış!..

  

                Hatice Kübra TÜZÜN. (Gül Buse Nur MELEK)
                          12.08.06


 

  


 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz!


SON YAZILARIM

Fincanın Ummana Sevdası
Gece...
Yitik Bir Ezgiyim...
Sessizlik...
Köstekli Saat

ARKADAŞLARIM

ozlem ayral
bebeksagligi
bebbish

KATEGORİLERİM


HOŞ GELDİNİZ...